Prof. Dr. Nevzat Tarhan: "Ruh sağlığı uzmanları takım halinde çalışmalıdır"



  1. Öncelikle şunu sormak istiyorum: Psikolojik destek ve müdahale çalışmaları anlamında ülkemizin ilk bilim insanlarından birisiniz. Bu bağlamda ruh sağlığı hizmetleri, kalite ve çeşitlilik açısından ülkemizde nereden nereye geldi? Geçmiş yıllarda nasıldı ve gelecek yıllarda ne gibi gelişmeler olacağını öngörüyorsunuz?

Psikolojik destek ve müdahalenin üç boyutu var: tedavi boyutu, önleyici boyutu ve koruyucu boyutu. Klinik psikologlar ve psikiyatristler tedavi boyutunu yapıyor. Bu, zahmetli, külfetli ve zaman alıcı boyut. İkinci boyutu olan önleyici boyutta risk gruplarını belirleyip, risk olan kişileri çalışıp teşhis etmek ve sonrasında müdahale etmek lazım. Asıl en büyük psikolojik destek ve müdahale, koruyucu dediğimiz boyut. Koruyucu ruh sağlığında “kişiler hasta olmasın” diye çalışılır. Asıl sağlık hizmetinin ana kısmı, koruyucu kısmıdır. Yapılan araştırmalar şunu gösteriyor: İnsanların %60’ı %70’i sadece ruhsal değil beden sağlığı açısından da sorun yaşıyor. Örneğin yaşam tarzının yanlışlığından, beslenme alışkanlığının yanlışlığından, oturma-kalkma-hareket yanlışlığından, mutlu olmayı öğrenememekten, nasıl yaşarsam mutlu olurum diye bilememekten kaynaklı olarak mutsuzluk içinde...

İnsan nasıl araba kullanmayı öğreniyorsa mutlu olmayı da öğrenmesi gerekiyor, sağlıklı yaşamayı öğrenmesi gerekiyor. Bu nedenle biz buna yatırım yapmalı ve zaman harcamalıyız. Ben hekim olup tedavi hizmetleriyle uğraştığım halde kitaplarımın ve çalışmalarımın büyük çoğunluğunu koruyucu ruh sağlığına ayırmaya çalıştım: “Mutluluk Psikolojisi”nden tut evliliğe kadar… “Psikolojik Savaşlar” kitabı da kötülükleri uzaklaştırmak için kaleme alındı. Bir söz vardır: Kötü para iyi parayı kovar, diye. Aynı durum insan için de geçerli; Kötü karakter, iyi karakteri kovuyor aslında. Kötülüğe “Dur!” demek de “Hayır!” demek de aslında ruh sağlığına hizmettir. Bunun için özellikle çocuklar başta olmak üzere tüm insanlara “Hayır Deme Becerisi” kazandırmak amacıyla çalışıyoruz. Çocuğun kendi doğrularını oluşturup onu savunması lazım, kötülüğe de sınır koyabilmesi lazım. Mutlu yaşamak demek “Laylaylom Yaşamak” değil; canının her istediğini ya da çocuğunun her istediğini yapmak değil. Doğru yaşamak, yanlışlara sınır koymak, iyileri beslemek demektir.
Pozitif psikoloji diye bir bilim dalı oluştu. İlk kongrelerini 2009 yılında yaptılar. Bizde Üsküdar Üniversitesi olarak, pozitif psikolojiyi Türkiye’de ilk kuranlardanız. Toplamda 13.500 öğrencimiz var. Önlisans-Lisans programlarındaki bütün bölümlere rektörlük “Pozitif Psikoloji”yi zorunlu ders olarak koydu. Bir dönem boyunca öğrenciler, zorunlu ders olarak alıyorlar. Bu dersin öğrenciler üzerinde çok faydasını gördük: Öğrenci; “Babamla aram bozuktu, aramı düzelttim”, “Madde kullanıyordum, bıraktım” diyor. İnsanların ruh sağlığı yerinde olsun istiyorsak onların iyilik halini-iyi olma halini artırmamız, yükseltmemiz lazım.

  1. Aile bakanımızın yakın zamanda “Aile danışma merkezine giden, boşanarak çıkıyor” şeklinde bir açıklaması oldu. Uzman olmayan, psikoloji alanında lisans veya lisansüstü eğitim almayan bireylerin çalıştırdığı birçok danışma merkezi var ve aile bakanımız da bir bakıma bu duruma değindi aslında. Bu problem nasıl önlenebilir? Devlet politikaları ile yasal yönden ne gibi düzenlemeler yapılmalıdır?
Sayın bakan çok haklı. Aile merkezleri, boşanma merkezleri gibi çalışıyor-Amerika’da da böyle (Batı tipi). Aile bütünlüğüne önem vermeyen, derslerde “Sen önemlisin, aile değil” eğitimi almışsa böyle sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Halbuki birey kutsal değil, aile kutsaldır. Batı tarzı materyalist-kapitalist sistemin aile terapisine yansımış şekli. Burada kapitalist sistem neye önem veriyor? Çıkara, konfora önem veriyor. Bireysel mutluluğa önem veriyor, sosyal mutluluğa önem vermiyor. Böyle olduğu zaman tüketen; ama sadece kendini düşünen insanların çoğalmasına sebep oluyorlar. Kaliforniya Sendromu diye bir sendrom var (Kaliforniya, Amerika’nın batısında en gelişmiş, en zengin bölge. O bölgeden ismini almıştır). Bu sendromun 4tane özelliği var: Hedonizm, Egosantrizm, Yalnızlık, Mutsuzluk.
Hedonizm; zevk peşinde koşma, zevki yaşam amacı edinmedir. Egosantrizm; zevki yaşam amacı olan kişiler benmerkezci oluyor. Yaşamlarının amacı sadece kendi zevklerinden ibaret. Mesela çocuğu ya da eşi hasta olanlar “Dünyaya bir defa geldim, ben hayatımı yaşayacağım” diyor. Çocuğuyla ilgilenmiyor yahut eşini boşuyor.
Anne-babası yaşlı ya da muhtaç olanlar, ebeveynleriyle ilgilenmiyorlar. Böyle bir durumda kişi, o an geçici olarak mutlu oluyor; fakat burada 3.madde devreye giriyor: yalnızlık. Bir müddet sonra da sendromun 4. ayağı olan mutsuzluk ortaya çıkıyor. Mutsuzluk devam edince depresyon ortaya çıkıyor. Aile danışma merkezlerinde çalışanlar eğitimlerini batı kültürü tarzıyla alıyor ve bunu da danışma sürecine geçirince danışanlarına “Bana niye geldiniz? Avukata gidin” diyor.
Çift terapisi zor iştir. İki tarafı saatler süren, yarım gün süren testten geçiriyoruz. Yakınlıktan kaçınma var mı? Zihin okuma var mı? Ailede takım olabiliyorlar mı? Ailede rol paylaşımı nasıl? Çocukların rolü- anne ve babanın eş rolü nasıl? İş adamı rolü nasıl? Bütün bunları iyice analiz ediyoruz, profilini çıkarıyoruz. Bize gelen ailelerin %80’inin düzeltilebilir olduğunu görüyoruz. Bunun için uğraşacaksınız, emek-zaman harcayacaksınız. Bazılarında gizli depresyon oluyor, depresyon nedeniyle işbirliği kuramıyorlar. İşbirliği kurmayı sağladığımız zaman bakış açıları tespit ediyoruz, onlara yeni seçenekler sunuyoruz. İki kişiyi birleştirmek için zaman ayırıp uğraşmak lazım, plan yapmak lazım. Aile bütünlüğüne önem verip zor’a talip olmak lazım. Bunu yapmak yerine birçok meslektaş kolaya teşvik ediyor. Devlet politikaları aile bütünlüğüne önem veren çift terapisi programı yapmalı. Aile bütünlüğüne önem veren çift terapisi programı yapılmazsa işin ehli olmayanlar ya da işin ehli olsa bile Batı kültürünün argümanlarını ya da yöntemlerini kullananlar olmaya devam eder. Aile bütünlüğüne önem veren çift terapisi programı uygulamaya geçirilirse bu durum önlenebilir; yoksa devlet politikası burda sonuç vermez.

  1. Kurucusu olduğunuz Üsküdar Üniversitesi ve NPİstanbul Beyin Hastanesi birçok farklı ve özgün konuda çalışma yürütüyor. Yenilikçi çalışmalarınız artarak devam ediyor ve ne güzel ki takip etmekte adeta zorlanıyoruz. Aynı zamanda Psikoloji alt dallarının ülkemizde gelişmesi için çaba harcıyorsunuz. Bu anlamda, gelecek yıllarda siz ve ekibiniz tarafından gerçekleştirilen ne gibi çalışmalar göreceğiz? Halk olarak hangi projelerden yararlanacağız?
1990’lı yıllarda psikoloji bir devrim yaşadı. Antonio R. Damasio, “Descartes’in Yanılgısı” diye bir kitabı çıktı. O kitapta “Duygular, bilimsel kategoridir” diyor. Daha önce duygular, bilimsel alan değil; şairlerin, edebiyatçıların, ilahiyatçıların ilgileneceği konulardı. Duygular, bilimsel kategoridir ve duyguların biyokimyasal insan beyninde karşılıkları vardır, dedi. Bu devrim 1990’lı yıllarda beyin görüntüleme yöntemlerinin ilerlemesiyle anlaşıldı. Biz de Üsküdar Üniversitesi NP İstanbul Hastanesi olarak psikoloji, nöroloji ve psikiyatri ayaklarını birleştirdik.- Türkiye’de çok yaygın bir gelenek vardır: Paçadan çekme geleneği. Bu, meslektaşlar arasında da vardır, diğer meslekler arasında da vardır. Birisi öne çıktığı zaman hemen alttan çekerler. Bu gelenek yüzünden Türkiye’de ekip çalışması yapamıyoruz.- Biz, psikologlar, psikiyatristler ve nörobilimciler Üsküdar Üniversitesinde bir takım oluşturduk. Şu an Avrupa’nın 2. Beyin hastanesini açıyoruz. Hastalıkların tedavisinde, depresyonun, OKB’nin tedavisinde beyin pili uygulamasını yapacağız. Asker kökenli olduğum için askerlikten aldığım ödünç bir söz var, onu hekimlikte uyguluyorum. O söz şu: “Komutan sadece yapılan işlerden değil, yapılmayan işlerden de sorumludur.” Ben de “Hekim, yapılan tedavilerden değil, yapılmayan tedavilerden de sorumludur”a çevirdim. Slogan olarak kitaplarımızda yazdık. Temel ilke; hastanın yüksek yararı olmalı, her açıdan fedakârlık yapmak gerek. NP İstanbul Beyin Hastanesi olarak zor’a talip olmuşuz. Burada da hareket noktam olan Hz Peygamber(sav) sözü vardır: “Ölümün dışında her türlü hastalığın tedavisi vardır” diyor. Ölümün dışında her türlü hastalığın tedavisi varsa benim vazifem, o hastanın tedavi olması için elimden gelin yapmak. Hastanın tedavisinde A planı, B planı… Z’ye kadar plan yapmamız lazım. Kendimizi sürekli yenilememiz lazım, bilimsel referansları olan, etik olan her türlü yeniliği takip edip kliniğimize almaya çalışıyoruz. Bu şekilde bir gelişim sürecindeyiz. (http://www.npistanbul.com/tr/sayfa/dunden-bugune-npgrup )



  1. Kitaplarınızın ve öğretilerinizin Anadolu’nun kadim geleneğinden referans aldığını görüyoruz. Bu konuda ya da “Psikolojinin Bizcesi” konusunda nasıl bir ufka sahip olmalıyız?
Anadolu’nun daha doğrusu Doğu’nun kadim geleneğini şu anda özellikle pozitif psikolojinin çalışmalarında Batı keşfetti. Batı, “Otantik Mutluluk” diyor. Otantik mutluluk; saf, halis mutluluk. Buna bakıyorsunuz, Mevlana’da var. Otantik denen mutluluğu, Mevlana’dan almış; referans vermeden Mevlana’yı bilimsel metodoloji haline getirmiş, bütün dünyaya pozitif psikoloji olarak anlatıyorlar. Aslında Batı, şu anda kadim geleneği keşfetti. Onun için 20. yy bilgi çağı idi; 21. yy büyük ihtimal bilgelik çağı olacak, olmak zorunda. Yoksa insanlar zengin ama mutsuz, birçok şeye sahip fakat huzursuz olacak. Bu insanlığın yararına değil.
Kapital sistem insanı zenginleştirdi; ama mutlu edemedi. Batı, bunu arayıp bulacak. İnsanlar, uçaklarla Tibet’e gidiyor. Tibet’te Bhutan diye bir yer var-Dünya’da mutluluk oranı en yüksek ülke. Mutluluğu yüksek; ama dünyayı yok sayarak, fiilen terk ederek yaşıyorlar. Bütün yeniliklere kapalılar; ama bu sosyal medya ve internetten sonra onların çocukları mutlu olmamaya başladı. Burada akla Mevlana’nın anlayışı geliyor: “Cebinde olsun; ama kalbinde olmasın”.
Dünya elinde olsun-Para elinde olsun; ama kalbinde olmasın. Dünyadan kaçarak mutlu olmak değil, geçici olduğunu bilerek yaşamak gerek. Halk içinde Hakk ile beraber olmak, diye geçiyor tasavvufta. Tasavvuf kültüründe bu duyguyla verilen mutluluk öğretisi var. Bunu önemsediğimiz için üniversitemizde Türkiye’nin ilk Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’nü açtık, 2 senedir yüksek lisans programı veriyoruz. Buna Batı’nın da ihtiyacı var. Geçen hafta ilginç bir şey oldu: Sufi ve Bach konseri verdik. Bach; kilisenin dini müziğidir, Sufi de bizim müziğimiz. İkisi kendi özelliklerini koyarak aynı anda sahne aldılar. Sufi ve Bach- Köln ve İstanbul kardeş şehirlermiş. Bu nedenle biz siyasi gerginliğe bakıp da insanlığın geleceği hakkında karamsar olmayalım. Batı’nın Doğu’ya, Doğu’nun da Batı’ya ihtiyacı var. Finansal sermaye olarak Batı zenginse, sosyal sermaye olarak Doğu zengin. Bu iki sermayenin birleşmesi insanlığın yararına…
Psikolojinin bizce olması, bizim kültürümüzle barışık olmasıdır. Psikolojiyi anlatmamız, popüler kültürün parçası haline getirmemiz gerekiyor ki insanlar alternatif görsünler. Sadece materyalist psikoloji anlayışı insanı mutlu etmiyor, menfaat odaklı psikoloji anlayışıdır o. Mesela o psikoloji anlayışının toplumda ektiği tohumları görüyoruz: uyuşturucu artıyor, boşanma artıyor, şiddet artıyor, çocuklarda çocuk-ruh sağlığı problemleri artıyor. Bu, materyalist psikolojinin kötü sonuçları demektir.
Vereceğimiz psikoloji eğitiminde, şu an pozitif psikoloji olarak geçen -pollyannacılık değil- psikolojide normalde patolojiyi düzelten yani eksiyi sıfıra getirme anlaşılıyordu- eksiyi sıfırın üstüne, artıya çıkarmak var. “Nasıl yaşarsam mutlu olurum? Tekrar depresyona girmemem için ne yapmam lazım?” bunu öğretmek gerekiyor. Pozitif psikoloji denmesinin sebebi sıfırı(0) artıya(+) çıkarmak anlamında. Bu ufku kendi alanımızda psikolojiye sokmaya çalışıyoruz.
Doğu kültürünün Batı’ya vereceği çok şey var, bunu sistematize etmek gerekiyor. Benim kitaplarımdan Yunus Terapi, Mesnevi Terapi, Aşk Terapi hep bunları anlatmaya çalışmak ve Doğu bilgeliğinin modern bilimle nasıl örtüştüğünü göstermek için yazıldı. Doğuyla Batı rakip değil, birbirini tamamlayıcıdır aslında.

  1. Biz PDR bölümü mensupları olarak; ruh sağlığı uzmanları arasında işbirliği ve dayanışma olması gerektiğini düşünüyoruz. Örneğin Amerika’da “psychologicalcounselor” olarak ifade edilen Psikolojik Danışmanlar ile Psikolog ve Psikiyatrist hatta Sosyal Hizmet uzmanı omuz omuza çalışma yürütüyor. Bu anlamda, ülkemizde ruh sağlığı uzmanları arasındaki ilişkinin şu anki durumu nasıldır ve olması gereken uzmanlar arası ilişki biçimi nasıldır?
Bizim tedavi takımı üyelerinde psikolog, psikiyatrist ve sosyal çalışmacılar var. Sosyal çalışmacılar, bireylerin sosyal işlevselliklerini ölçüyor, gerekirse evlerine gidiyorlar. O kişinin nasıl sosyal desteğe ihtiyacı var diye tespitte bulunuyorlar. Bizim kültürümüzdeki komşuluk sistemi, sosyal hizmetin yerini tutuyormuş. Hatta Osmanlı’da komşu çanağı varmış. Birisi bir şey pişirdiği zaman komşuya da verirmiş. “Evde pişer, komşuya da düşer” sözü oradan geliyor. Komşu çanakları kültüründen şu anki kültür olan apartman kültürüne… Şu an böyle bir komşuluk kültürü olmayınca bir yerde problem büyüyor. Kimse bir derdin, bir sıkıntın var mı, diye sormuyor. Böyle böyle küçük problem büyüyünce de aile içi cinayetler başlıyor. Komşuluk kurumumuzun zayıflamasıyla bunun yerini sosyal çalışmacılar aldı. Bir evde şiddet olunca komşular sosyal hizmetleri arıyor. Sosyal çalışmacılar gelince çocuğa şiddet varsa çocuğu alıyorlar, kadına şiddet varsa kadını korumaya alıyorlar, çatışma çözümü-uzlaşma yapıyorlar.
Problemler küçükken çözülmüyor; büyüyünce mahkemeye intikal ediyor. Mahkeme kararıyla eş, eve 500 metre uzak olacak gibi kararlarla bireyler korkutularak aile içi problemler çözülmez. Problem çözmenin yolu, tamamlayıcılığı, uzlaşmacılığı teşvik etmektir. Bu nedenle biz, takım çalışmasını kendi alanımızda yapmaya çalışıyoruz.
Biz, üniversitemizde klinik psikoloji yüksek lisans programına Psikoloji ve PDR mezunlarını alıyoruz. Eğitim verirken hiçbir problemle karşılaşmadık. Psikolojik Danışmanlar iyi mentörlük yapabilirler. Ruh sağlığı uzmanı olarak danışılan olabilmek, mentör olabilmek önemli. İntihar düşünen birine mentörlük yaparken söyleyeceğimiz bir söz onu ölüme de itebilir, yaşama da çekebilir. Ya da aile danışmanlığı yaparken söyleyeceğimiz bir söz dengeleri değiştirebilir. Bu, uzmanlık isteyen, veballi bir iş. Psikolojik danışman olmak veballi bir iş. Takım çalışması bu yüzden çok önemli. Ruh sağlığı uzmanlarının ekip olması ve insanlığa birlikte ulaşmaya çalışmasını yapabildiğimiz için iyi sonuçlarını yakaladık.
İnsan, biyo-psiko-sosyal model diye geçiyor. İnsan sadece biyolojik bir aygıt değil. Psikolojik ve sosyal sistemler de var insanda. Hatta son zamanlarda biyo-psiko-sosyal-spiritüel varlık insan olarak ifade ediliyor. İnsanın manevi yönü de var. Hangi inanç sisteminin içindeyse ona saygı duyarak, spiritüelliği de tedavinin parçası haline getirecek. Bu da takım çalışmasını getirecek bir iş.

  1. PDR Bölümü mensubu uzmanlar olarak, bir durumu sizinle paylaşmak ve mümkünse konuyla ilgili görüşünüzü almak isteriz. Yönetmelikler açısından hiçbir engel olmamasına rağmen, devlet üniversitelerindeki Psikoloji bölümleri, mesela Klinik Psikoloji yüksek lisans programları hiçbir şekilde PDR mezunu almıyor. Diğer yandan özel üniversiteler, bizi de mutlu eden bir şekilde bu şekilde objektif davranarak programlarına alım yapıyor devlet üniversitelerinin bu tutumundan dolayı biz PDR mezunları, haksızlığa uğradığımızı düşünüyoruz. Çünkü Psikoloji ve PDR bölümünün her ikisi de tıp fakültesi bünyesinde değil. İkisi de ilaçsız sağaltıma yönelen bölümler. Bu nedenle iki bölümün arasında, uzmanlık düzeyine göre geçirgenlik olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda sizin değerlendirmeniz nasıldır?
Burada baktığımızda psikoloji eğitimi verenlerde meslek tutuculuğu olduğunu görüyoruz. O meslek tutuculuğu da “Benim olsun, küçük olsun” tarzındaki yaklaşımdan kaynaklanıyor. Oysa ruh sağlığı alanının gelişmesine Türkiye’nin ihtiyacı var.
Klinik psikoloji için konuşacak olursak “Bunu en iyi kim öğrenebilir, kim yapabilir?”e odaklanmak gerek. PDR ve Psikoloji sonuçta aynı ağacın iki dalı gibidir, ayrı disiplinler değil-aynı disiplinin iki dalı gibi. Bu nedenle biz PDR ve Psikolojiyi farklı görmüyoruz, mezunlarını eş değer kabul ediyoruz. Klinik psikoloji yüksek lisans programında bu durumla ilgili eğitimde hiçbir uyumsuzluğa rastlamadık. “PDR mezunu almamız yanlış olmuş, onlar bu işi bilmiyorlarmış” diyebileceğimiz hiçbir durumla karşılaşmadık, çok rahat adapte olduklarını gördük.

  1. Ülkemiz özelinde konuşacak olursak; gelecek 10 yılda, insanların en çok hangi yaşamsal konularla ilgili sorun yaşaması ve psikolojik yardım alma ihtiyacı duyması muhtemeldir? Hangi olası sorunların üzerine, daha ortaya çıkmadan önce eğilmemiz gerekiyor?
Gelecek 10 yılı düşünürsek gençlerin şu anda çok büyük risk altında olduğunu söyleyebilirim. 90’dan sonraki kuşak- Z kuşağının iki tane özelliği var: benmerkezci ve konformistler. Zor’dan kaçan kolaya yönelen bir kuşak var; fakat sevimliler, açık ve şeffaflar.

İnternetle erken tanışan bu kuşağı kazanmak gerekiyor. Kötülükleri kolayca alabiliyorlar; ama kolayca da savunma geliştirebilirler. Gelecek 10 yıl, insanlığın bu kuşağa iyi, doğru ve güzeli seçmesini sağlamasına bağlı. Genç kuşaklar, iyi-doğru-güzel yerine yanlışı seçer, sadece kendi çıkarlarını düşünürlerse bir müddet sonra çalışmayan, tembel ve tüketen grup olur. Bir kuşak bittikten sonra toplum çöküşe geçer. Roma’nıın 1000 yıldan fazla yakın bir tarihi var. Yıkılış sürecinin başlangıcında Roma’daki kültürel yozlaşmayı görüyoruz. Orada Roma güçlü olduğu dönemlere göre ne yapmış: Zevk peşinde koşma Roma’da görülüyor. Güç var, hâkimiyet var. Zevk peşinde koşmayı amaç ediniyorlar. Kendi kendine çöküyor. Zevkçilik, insanlığın çöküşüne sebep olur.
Roma’nın çocukları gibi çocuk yetiştirirsek Roma çökmez, alternatif olmadığı için ve yeni peygamber de gelmeyeceği için insanlık çöker bu nedenle insanlığın kendi çözümünü üretmesi gerekiyor. Zaten çözüm de sorunun içinde. Tarih, tekerrür ediyor. O halde yapılacak şey; bilimsel metodolojiyi kullanarak insanların ruh sağlığına hizmet etmek ve tek kanatla uçamayan kuş gibi sadece dünyevi işlerle insanların mutlu olamayacağını göstermek gerekir.

Ölüme çözüm bulamadıkça ölümden sonrasına çözüm bulmalı. Modern Batı toplumunun en büyük bunalımı varoluş bunalımı. Entel bunalımı da diyorlar. “Her şeyim var; ama…”, “Er ya da geç öleceğim, şimdiden öleyim bu iş bitsin.” Batı şu an birçok şeye sahipken böyle bir problemle karşı karşıya. Önümüzdeki yıllarda yeni kuşağa varoluş bunalımına çözüm bulacak şeyler öğretmemiz gerekiyor. Sadece bu dünyada değil; iki dünyada da mutlu olmayı gençler başta olmak üzere tüm insanlara öğretmemiz gerekiyor. İnsanlığın geleceği için en önemli yaşamsal konu bence bu.

  1. Karamsar bir tablo çizmek istemiyoruz. Zira Avrupa ülkelerine göre rehabilitasyonu mümkün olan toplumsal sorunlarımız var. Ancak bir yandan da insan davranışlarının bozulmasıyla ilgili ülke olarak kritik bir süreçten geçiyoruz. Özellikle intihar oranlarının her yıl artması, evlenen çiftlerin kısa sürede boşanması, merhametsiz ve cani bireylerin türemesi, öfkeyi yönetememeye bağlı cinayetlerin ve adi suçların çoğalması gibi olumsuzluklarla karşı karşıyayız. Acil eylem planı olarak ne gibi çalışmalar yapılması ve çok boyutlu olan bu konuda, iyileştirme faaliyetlerine nereden başlanması gerekiyor?
Acil eylem planının yapılması için önce teşhisin konması gerekiyor. Teşhiste karar vericiler ve siyasi irade bu acil eylem planının gerektiğine inandığı an %50 problem çözülür.
Önce; böyle bir dert var, intihar artıyor, şiddet artıyor, boşanma artıyor ve bu hızla giderse dünya daha yaşanılır olmayacak. Buna karşı acil eylem planı, problemli olan kimselere odaklanıyor, sonuçlar üzerinde duruluyor. Sonuçlar üzerinde durulması, bu konularla ilgili klinisyenlerin yetiştirilmesi acil aşamada önemli; ama sebepleri de düzeltmek gerekiyor. Onun için koruyucu ruh sağlığı çalışmalarının yapılması gerekiyor.
Bir okulda tarih, fizik, kimya öğretmek kadar önemli olan mutluluk biliminin de öğretilmesi gerekiyor. Mutluluk bilimi okullara ders olarak konulmalı. “Nasıl yaşarsam mutlu olurum?”u bilmiyor, yaşam tarzını buna göre kuramıyorsa; iyi kimyacı olur-sentetik esrar üretir, iyi fizikçi olur-atom silahı üretir. Burada kişinin iyi mühendis, iyi doktor olması kadar iyi insan olmasını da öğrenmesi-öğretmemiz gerekiyor. Çözüm; gençlere iyi insan olmayı öğretmek.
Tıp fakültelerine “İyi Hekim Nasıl Olur?” diye konferansa çağırıyorlar. Anlattığım konu iyi hekim olmak için iyi insan olmak gerekir, oluyor. Bu, okullarda öğretilirse kötüye giden tablo hızla iyiye döner, zor değil bu. Herkes zengin, varlıklı, meşhur olamaz; ama herkes iyi insan olabilir.

  1. Genç Psikolojik Danışman, Psikolog ve Psikiyatrist arkadaşlara nitelikli bir uzman olmaları yolunda ne gibi önerileriniz olur?
Bol bol okumaları gerekiyor. Teorik bilgilerini güçlü tutup üstüne kendilerini geliştirmeleri önemli. Kendini yönetemeyen kimse, başkasını yönetemez. Kendisine rehberlik yapamayan kimse başkasına rehberlik yapamaz.
Onun için önce kendilerini tanımaları ve geliştirmeleri; düzeltmeye kendilerinden başlamaları önemli olan.
İyi bir psikolojik danışman-Psikolog-Psikiyatrist olmak istiyorsanız önce iyi insan olmayı hedefleyeceksiniz. Bu mesleklerin hepsi insana yararlı olmaya yönelik mesleklerdir. İyilik yapmaktan zevk alıyorlarsa bu mesleğe girsinler, iyilik yapmaktan zevk almıyorlarsa bu mesleği yapamazlar. Avukat olabilir, savcı olabilir; ama bu meslekleri seçiyorsanız insanların ruhuna dokunmaktan, iyilik yapmaktan, bir insan mutlu olduğu zaman onun mutluluğundan zevk alıyorsanız bu mesleği iyi yaparsınız. Bu yönünüzü geliştirin, derim.

RÖPORTÖRÜN NOTU: Sayın Prof. Dr. Nevzat TARHAN Hocamız, biyografisinden de anlaşılacağı üzere her yönüyle zengin, her alanda çalışmalar yapan ve yapmakta olan, kendisini sürekli yenileyen, iki gününü birbirine denk tutmayıp- 2. gününü daha faydalı geçiren, Ben’e kapılmayıp külli iradeyi bilen ve kendisinde hayranlık bıraktıran, tevazu sahibi, gerçek manada biyo-psiko-sosyal-spiritüel yönüyle dünyaya izler-meyveler bırakan ve göründüğünden daha fazlası kalbinde ve zihninde olan bir izlenimi, bende bıraktı. Zamanın çok kıymetli olduğu bu devirde bizlere kıymetli zamanını ayırıp, röportaj teklifimizi kabul ettiği için bir kez daha içten teşekkürlerimi sunarım. Saygılarımla…

Dergi PDR


Okunma : 3441

 

İlgili

04 Aralık 2016
"Kişisel Haberler" içerisinde
31 Mart 2014
"Kişisel Haberler" içerisinde

Haberler

Foto Galeri